Rss Feed
  1. Whiplash


    Son bir haftadır, bir Whiplash furyasıdır, malumunuz almış gidiyor.
    Ben de kendisini sonunda izlemeye nail oldum. Hatta sık sık bazı sahneleri tekrar izlediğimi itiraf etmeliyim.
    Hayır, karşımda muhteşem bir film yok ama gayet iyi işlenmiş bir film duruyor.



    Whiplash


    Ülkenin en iyi müzik okulu Shcarffer' da, ilk senesini okuyan ve dünyanın en iyi caz bateristlerinden biri olma hayalini kuran Andrew (Miles Teller), okulun saygı ve korkuyla karşısında titrediği ve şimdiye kadarki tüm öğrencilerini iyi yerlere ulaştırmış caz ustası Fletcher' ın (J.K. Simmons) ekibine katılır. Bundan sonra ise Andrew' u; psikolojik, duygusal ve fiziksel anlamda zorlu bir mücadele beklemektedir. Bu yolda, Fletcher' ın da desteğini alıp, hayallerine kavuşacak olan ''işareti'' verebilecek midir, yoksa tüm özgüvenini yitirip, düşlerine veda mı edecektir?

    Whiplash


    Whiplash, Miles Teller' ın kariyeri için ciddi anlamda bir dönüm noktası diyebilirim. Daha önce hep ergen rolleriyle hafızamıza kazınmıştı. Bu filmle birlikte, Andrew' un olduğu kadar, kendisinin de rüştünü ispatlama çabasına şahit olacağız.
    19 yaşındaki bir öğrenciyi canlandıran aktörü, en son Two Night Stand de izlemiştik. Whiplash 'in ise daha önce çekilmiş bir film olduğunu hatırlatmak isterim.

    J.K. Simmons ise, bana göre yardımcı değil, filmin asıl aktörü konumunda. Terrence Fletcher' a öyle ustalıkla hayat vermiş ki, sanki o bir dolu azarı, küfürü Andrew değil de, biz işitiyoruz. (zaten ülkemizdeki eğitim sisteminden de aşinayız bu duruma) 



    Whiplash


    Whiplash, sözlük anlamı olarak: kırbaçlanırken, kamçının aldığı şekil demek. Aynı zamanda çarpışmada, başın aldığı ileri-geri şekil anlamını da taşıyor. Mecaz anlamda ise, laf sokmak olarak belirtebilirim.
    Tabi bir de muhteşem bir caz şarkısıdır kendisi.
    Eh, bunların hepsi de filmde mevcut.

    Müziklerden bahsetmek gerekirse... İşte benim filmi en çok sevme nedenim de zaten bu.
    Whiplash' i bize her anlamda yaşattığını ve Caravan' ı filmden sonra defalarca dinlemeye sebep olacağını belirtmeliyim. Tabi bir de, Buddy Rich 'in solo performansını hayranlıkla hatırlayacağız.
    Filmi belki her sinemasever beğenmeyecek ama müzikseverler de asla es geçmeyecek.
    Yalnız, unutmamalı ki, film caz hakkında değil.
    Caz bu filmde sadece, iktidara ve boyun eğmeye (belki de eğmemeye) eşlik eden bir araç durumunda.


    Whiplash


    Film 5 dalda Oscar adayı ve J.K. Simmons'a Golden Globes' da, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü kazandırdı bile.
    Ayrıca Sundance' den de dramatik kategoride Seyirci ve Büyük Jüri ödülleriyle döndü.

    Benim tahminimce, En İyi Filmi, Oscar' da kucaklayamayacağı yönünde.
    En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerinin ise gerçekten güçlü adaylarından biri.



    Whiplash



    Film hakkında birkaç nota değinmek gerekirse;

    - Sadece 19 günde çekildi.

    - 2013 yılında, öncelikle kısa film olarak izleyicilerle buluştu. Sundance Festivali' nde Jüri Özel Ödülü'nü kucaklayınca, uzun metraj için de sponsor bulunmuş oldu.
    Kısa versiyonda Miles Teller yok ama J.K. Simmons var.

    - Filmin yönetmeni ve senaristi Damien Chazelle henüz 30 yaşında!

    - Bateriyi çalan gerçekten de Miles Teller! Filmin çok az sahnesinde dublör kullanılmış. Ayrıca, bateriyi çalarken ellerinin kanadığı sahneler, gerçekten yaşanmış.

    -J.K. Simmons da, müzik alanında vakt-i zamanında eğitim almış.

    - J.K. Simmons, izleyenlerin bileceği bir nevi ''isyan'' sahnesinde iki kaburgasını kırmış. Filmdeki diğer fiziksel şiddet sahneleri de gerçekmiş.

    -Baterideki ziller İstanbul ve Zildjian markalı.
    Bilmeyenler için dip not: Marka; Osmanlı zamanında, İstanbul' da bir ermeni usta tarafından yaratıldı. Torunları tarafından ABD menşeili olarak yıllardır rock ve (özellikle) jazz orkestralarının değişmez ismidir.

    İyi seyirler!
    |


  2. Piraye Nazım Hikmet


    En güzel şiirleri yazan adamlar, nedense bu dünyadan hep arka arkaya göçmüşler.

    Aslında bugünkü post, sinemayla ilgili olacaktı ama bu toprakların, belki de en güzel ve bu topraklara belki de en aşık insanının doğum günü olduğunu hatırlayınca, O' nunla ilgili yazmadan edemedim.

    Nazım Hikmet' den bahsediyorum...

    Bugün size birçok gazetede, sosyal medyada, televizyonda zaten yaşam hikayesi ve siyasi düşünceleri hatırlatılacaktır. Zaten bildiğiniz de onlarca şiiri vardır Usta' nın. 
    Ben yine bir mektubu okutmak istiyorum sizlere. Cemal Süreya da olduğu gibi...

    Tek farkı ise, bu sefer Nazım' ın yazdığı değil, O'na yazılan bir mektup bu.
    Nazım hapisteyken, eşi Piraye' nin yazdığı mektup. 

    Günlük, sıradan cümleler, içlerinde öyle bir aşk barındırıyorlar ki, sanki Nazım Piraye' ye, Piraye de Nazım' a dönüşüyor. Bize ise bir kadının, bir adama olan ''ölümsüz'' yolculuğunu okumak kalıyor. 



    BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM

    Ben
    senden önce ölmek isterim.
    Gidenin arkasından gelen
    gideni bulacak mı zannediyorsun?
    Ben zannetmiyorum bunu.
    İyisi mi, beni yaktırırsın,
    odanda ocağın üstüne korsun
                        içinde bir kavanozun.
    Kavanoz camdan olsun,
    şeffaf, beyaz camdan olsun
                        ki içinde beni görebilesin...
    Fedakârlığımı anlıyorsun :
    vazgeçtim toprak olmaktan,
    vazgeçtim çiçek olmaktan
                            senin yanında kalabilmek için.
    Ve toz oluyorum
    yaşıyorum yanında senin.
    Sonra, sen de ölünce
    kavanozuma gelirsin.
    Ve orda beraber yaşarız
    külümün içinde külün,
    ta ki bir savruk gelin
    yahut vefasız bir torun
    bizi ordan atana kadar...
    Ama biz
    o zamana kadar
    o kadar
    karışacağız
    ki birbirimize,
    atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
                                         yan yana düşecek.
    Toprağa beraber dalacağız.
    Ve bir gün yabani bir çiçek
    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
    sapında muhakkak
    iki çiçek açacak :
                        biri sen
                        biri de ben.
    Ben
    daha ölümü düşünmüyorum.
    Ben daha bir çocuk doğuracağım.
    Hayat taşıyor içimden.
    Kaynıyor kanım.
    Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
    ama sen de beraber.
    Ama ölüm de korkutmuyor beni.
    Yalnız pek sevimsiz buluyorum
                                    bizim cenaze şeklini.
    Ben ölünceye kadar da
    bu düzelir herhalde.
    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde?
    İçimden bir şey :
                      belki diyor. 


    (18 Subat 1945)
    Piraye Nazim Hikmet 




    Not: Mektup, Piraye tarafında yazılmış olup, sonrasında Nazım Hikmet tarafından şiire dönüştürülmüştür.

    İyi ki doğdun Usta, hem aşkı henüz yaşamadan bize okuttun, hem de yaşattıklarına yazma vesilesi oldun.

    |



  3. Biz kadınlara sihir yapma şansı verseler, sanıyorum ki çoğumuz bu şansı, yüzümüzde bir şeyleri değiştirmek için kullanırdık.
    Benim de değiştireceğim, sihir eli değdireceğim en baştaki şey: Kocaman gözeneklerim olurdu.
    Şimdi bile ergenlik dönemlerinden bahseden yaşıtlarımın sarf ettiği, ''ayy bende hiç sivilce çıkmadı, hiç sorun yaşamadım'' sözlerini imrenerek dinlerim.

    Evet iyi bir cilt konusunda, hiçbir zaman şanslı olamadım ama yaşım ilerledikçe ve makyaj ürünlerini keşfettikçe, bu açığımı kapatmayı öğrendim.
    Şimdilerde çıktı o BB ler, CC kremler... Onlardan önce biz fondötenin dibini görürdük. şimdilerde kapağını bile açmıyoruz ne güzel.

    Zaman ilerliyor, teknoloji değişiyor, artık aynada kendini müdahalesiz de beğenme daha sıklaşıyor. İnsanlar kendileriyle daha barışıklar, uyanma ile işe gitme arasındaki dakikalar, daha da kısalıyor işte benim can alıcı noktam da bu!
    Şimdilerde bir ürün yetiyor yüzümüzü olduğu gibi değiştirmeye ve bunun için de; beyaz, boğazlı kazaklarımızdan, vazgeçmemiz gerekmiyor.

    İşte o ürün: L'OREAL REVITALIFT Magic Blur...
    Adı gibi flulaştırıyor, minicik bir müdahalesiyle.

    loreal revitalift

    Ben Magic Blur' u, Tavsiye Kanalı sayesinde, Tavsiye Melekleri' nden biri olduğum için, ürün henüz piyasaya bile çıkmadan önce deneyimledim. Aslında bu post, belirtmeliyim ki, çok daha önce sizler tarafından okunacaktı fakat hem uzun süreli bir kullanım tecrübesi kazanmak istedim, hem de bir önceki postta (TIK TIK) belirttiğim sürece etki etmek istemedim.

    macig blur


    Bu süreçte L'OREAL Magic Blur, öyle çok beğenildi, öyle çok yazıldı ve çizildi ki, sanıyorum çoğunuz dayanamayıp kullanmaya başladı bile. Hala çelişkide olanlar için artıları ve eksileriyle devam edelim.

    magicblur


    Öncelikle Magic Blur serisi, iki üründen oluşuyor.
    Biri yaşlanma karşıtı bakım kremi, diğeri ise tamamlayıcı dokunuş.

    Açıkcası kremin tam anlamıyla benim yaşıma uygun olmadığını, itiraf etmek zorundayım. 40-50 yaş skalası için kullanıma uygun olduğu zaten ambalajında da belirtiliyor.
    Bense 30' lu yaşların başındayım ve henüz ince de olsa, hiçbir çizgi ve kırışıklığa sahip değilim. Dolayısıyla, kremin hedeflerinden biri olan kırışıkları gizleme konusunu tecrübe edemedim. Uzun süreli ve düzenli kullanımda, içeriğindeki Pro-Retinol A formülüyle, yaşlanma belirtileriyle savaştığı belirtilmiş.
    Fakat... Ürünün tek özelliği elbette sadece bu değil. Benim işime yarayan kısmı, işte burada devreye giriyor. Çünkü ürün, aynı zamanda gözenekleri de gizliyor. Bu özeliği sayesinde, yaş skalasını, 20 li yaşlara kadar olmasa da, 40 lardan biraz daha aşağıya çekebiliyor.

    Kremin kıvamı oldukça hafif, hemen emilmesi gerçekten de artı bir özellik.
    Aynı zamanda, makyaj bazı olarak da kullanıma uygun olduğundan, sizi sonraki aşama için bekletmiyor.
    Yağlı bir his ise asla bırakmıyor.
    Kokusu ise, klasik, bildiğimiz L'OREAL kremlerden daha yoğun ama benim çok hoşuma gitti.
    Bende hiçbir alerjik reaksiyon göstermedi.
    Uzun süreli kullanımda, renk tonunu da eşitlediği belirtiliyor, evet az da olsa bir fark yarattığını ben de kendimde görüyorum.
    Gözenek gizlemesi orta düzeyde.
    Nemlendirmesini ise gayet başarılı buldum.

    Kısacası bu ürün, orta yaşlarda, ince çizgi ve gözeneklerden şikayet eden kitleye, ayrı ayrı kremlere boşu boşuna para vermeyin, tek bir kremle hem şikayetlerinizden kurtulun, hem de kırışıklıklarınız için önlem alın diyor.
    Magic Blur 'un, kırışıkları önleme dışındaki vaatlerine en büyük rakip ise, yine Magic Blur serisinden tamamlayıcı dokunuş kremi!

    magic blur


    İşte benim en sevdiğim ve uzun süreler bıkmadan kullanacak olduğum ürün de bu!
    Tamamlayıcı dokunuş kremi, diğerine göre daha yoğun kıvamlı ama köpük gibi, çok az kullanımda bile kolaylıkla dağılıyor.
    Sürüldüğünde, kadifemsi ve yumuşacık bir etki bırakıyor, kokusu ise hissedilmiyor.
    Tam anlamıyla, piyasada bulunan ve gözenek küçültücü olarak lanse edilen ürünler kıvamında.
    Gözeneklerimi anında gizledi, ayrıca cildimde parlamayı engelleyerek, onu mat bir görünüme kavuşturdu.
    Serinin diğer ürününe karşın bu ürün, kullanımdan sonra cildi hafif yağlı bırakıyor. Bu durumu ise olumsuz algılamayın çünkü makyajınıza iyi bir baz yaratıyor.
    Renksiz olması sebebiyle, tek başına kullanıldığında kıyafetlerinize bulaşmıyor, ayrıca erkekler de bu yüzden rahatlıkla kullanabilir.
    Ürün yine kırışıklıkları ve ince çizgileri kapatmayı vaat ediyor ama bakım kremi gibi zamanla azaltmayı iddia da etmiyor.

    İki ürün de, piyasadaki pahalı muadillerine göre çok daha uygun fiyatlarla satılıyor. Ortalama 35.00-40.00 TL arasında indirimsiz satış fiyatına sahipler.

    Hassas olanlar için iki önemli bir not olarak belirtmeliyim ki;
    Ürünler, güneş koruması içermiyor.
    Tamamlayıcı krem silikon içeriyor.

    Başlıkta da dediğim gibi, gayet tercih edilebilir iki ürün söz konusu.
    Özellikle tamamlayıcı dokunuşu, daha iyi bir ürün çıkana dek, kullanmayı düşünüyorum. Çünkü benim için hep hayalini kurduğum, uygun fiyatlı ve vaatlerini oldukça yerine getiren, bir nevi büyülü bir ürün...
    Beni bu ürünlerle tanıştıran Tavsiye Kanalı 'na bir kez daha teşekkür ederim.

    |


  4. Ben, sevdiğim şairlerin ölüm yıl dönümlerini umursamam. Aramızdan ayrılış zamanları, şiirleri okunduğu sürece, çok da önemli değildir. Doğum günlerini kutlarım, aramıza katıldıkları ve hayatımıza iz kattıkları için...

    Bazı istisnalar hariç...
    O istisnalardan birinin adı Cemal Süreya...
    En sevdiklerimden...
    Bu yüzden, sosyal medyada bugün sık sık okuyup, paylaşsam da, burada onu anmak için, bir günün daha ilerlemesini bekledim.

    Bir şiir paylaşmayacağım ama... Gayet şairane girişime tezat. Bu sefer mektup olsun. Herkes Tomris Uyar' la olan aşkını yazıp, çizse de, ben, ''ipek böceği sesli'' eşi Zuhal' e yazdığı bir mektubu aktaracağım.
    Ciddi bir ameliyat için, 13 gün hastanede yatmak zorunda kalan eşine yazdığı, 13 mektuptan bir alıntı..


    zuhal tekkanat

    Zuhal'im, hayat! 
    Hayatımsın, bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. Bir de şeyi bilmeni isterim: benden yanlış yere, yok yere kuşkulanıyorsun. Sana hiçbir zaman hayınlık etmedim ben. Edemem. Kaç yıldır evliyiz, yan yanayız. Hâlâ başım dönüyor senlen, esrikim senlen, seviyorum seni. Her geçen gün daha büyük bir aşkla. N’olur, akkavakkızı, anla beni. Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır. Bu satırları ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum. Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum.
    Biz iki ayrı ırmak gibi ayrı yerlerden kopup geldik, kavuştuk bir noktada, yanı başımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik; birlikte akıyoruz şimdi. Nicedir bu böyle. Hep de böyle olacak. Denize dökülene, ölene dek. Bizim için tek koşul mutluluk olabilir. Hiçbir şey bozamaz birliğimizi. “Üçüz, gözüz biz.” Sen de öyle düşünmüyor musun? Ne tuhaf, son bir iki ayda seni, benden biraz uzaklaştın, araya mesafeler, tedirginlikler sokuyorsun diye düşünürken, o sırada sen de aynı şeyleri düşünüyormuşsun. Bunlar aşkın halleri, aşkın zaman zaman kişinin önüne çıkardığı ezinçler, üzünçler herhalde. Bunu böyle yorumlamak gerekir. Bir de seviyorum seni. Tek dalımsın. Memo’yla birlikte, ama ondan da öncesin. Bunu böylece bilesin. Bilinmelidir bu.Kahvenin önünden otomobiller geçiyor. Bir tane de at arabası. Seni düşününce o atı da seviyorum. Çay içiyorum. Artık ıhlamur içeceğim. Ne yumuşak, çağrışımlı, bağışçı, düşcül şeydir ıhlamur. Evimizin önünde bir ıhlamur ağacı olsun. Sen saksıda da yetiştirebilirsin ıhlamuru. Gece yatakta Memo’yla hep seni konuştuk. Susunca seni sustuk. Uyuyunca seni uyuduk.Akşamları eve döneyim, kapıyı sen aç: gözlerin…Memo okuldan dönmüş olsun. Kaçıncı sınıfta olsun?Duygulu bir adamım ben. Bir film görmüştüm eskilerde; bir Fransız filmi; adı: “Jesuis un Sentimental.” O filmdeki adam gibi miyim nedir?Yaşayacağız.Yüzüğünden öperim.Öfkem belli olur, coşkum ortaya çıkar da sevincim, üzüncüm dibe akar, orda büyür.Yalnız seninle güçlüyüm. Sen olmasan bir anlamım olamaz. Sev beni.Her şeyimi sana borçluyum. Sana rastladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım.Aşk büyüdü, aşk!Sen hastanedeyken her gün yazacağım sana. Seni nice sevdiğimi anlatacağım.
    12 Temmuz 1972
    Onüç Günün Mektupları - Cemal Süreya
    Yapı Kredi Yayınları
    |


  5. tavsiye kanali


    TAVSİYE KANALI' nı, hala bilmeyeniniz, üye olmayanınız var mı, kaldı mı? Hala varsa duymayan birileri oralarda, bu yazıyı dikkatle ve heyecanla okusun lütfen... Çünkü gerçekten buna değer bir oluşum.

    Ben 1 senedir kendilerinin keyifle takipçisiyim, aslında sadece bir takipçi de değilim, onlardan biri, yani bir tavsiye meleğiyim. 
    tavsiye melegi
    Peki kimdir bu tavsiye melekleri, ne yaparlar, neyi ve neden tavsiye ederler?

    Tavsiye Melekleri, markaların, kimi zaman piyasaya çıkmamış ürün ve hizmetlerini; ücretsiz olarak keşfeder, araştırır, yorumlar ve olumlu-olumsuz deneyimlerini paylaşmaktan muazzam keyif alırlar. Sonucunda ise hem yakın çevrelerine ürünü ya da hizmeti tanıtmış olurlar, hem de değerli yorumlarıyla markalara geri bildirim sağlamış olurlar. 

    İşte tavsiye meleklerinin de buluştuğu platform da, Tavsiye Kanalı' dır.

    Her yeni deneyim için, verdiğiniz bilgiler doğrultusunda, asıl hedefe yönelik kampanyalar sunar. Örneğin, kedi sahibi bir tavsiye meleğiyseniz, pet ürünleriyle ilgili bir kampanya olduğunda bu kampanyaya dahil olursunuz. Ya da yemek yapmayı seviyorsanız, varsayalım bir salça kampanyası, bu size anket vasıtasıyla sorulur ve sistem sizi buna dahil eder. Gayet keyifli değil mi?

    Şayet iyi bir tüketiciyseniz, daha ötesinin de Tavsiye Kanalı sayesinde mümkün olduğunu bilmelisiniz.

    Tavsiye Kanalı' na üye olup, siz de benim gibi kampanyalara dahil olmak isterseniz
    http://www.tavsiyekanali.com/ adresinden bize katılabilirsiniz, yeni kampanyaları da çok yakına başlayacak.

    Ayrıca bir de şirin mi şirin evleri var, canlı yayınlarla, Türkiye' nin en gözde markalarını ve ünlü isimlerini ağırlıyorlar burda. Ayrıca online bağlantılarla, sürprizler de oluyor.
    tavsiyeevi
    Tavsiye Kanalı' nı size kısaca bu şekilde tanıttıktan sonra, benim için yaptıkları sürprize de değinmeden edemeyeceğim. (Postun sonunda sizin için de bir sürpriz hazırladım)

    Son kampalarından biri olan L' OREAL Magic Blur (ki incelemesi de hazır, sizi çok yormayayım diye, birkaç gün sonra blogda olacak) kampanyasında, hedef kitleye uygun her meleğe ürün, tester ve indirim kuponlarıyla dolu güzel bir paket gönderildi. Gönderimden sonra ise her melekten, deneyimlerini paylaşması istendi. Kendim denedim ama annem, ablam ve çok yakın bir kız arkadaşımla tester ve indirim kuponları vasıtasıyla denettim de...

    Tavsiye Kanalı, bu deneyimlerin fotoğraflarını sosyal medya üzerinden paylaşan meleklerine, bir de büyük ödüller vereceğini duyurdu. Toplamda konuyla ilgili 3 yarışma yapıldı, hepsine de keyifle katıldım ve son yarışmada da kazananlardandım.

    Ödülü mü merak ettiniz? Koskocaman bir kolide geldi.
    Hemen paylaşıyorum:

    tavsiye kanalı


    İşte bunların hepsi! L'OREAL ve GARNIER ürünleri... Harikalar değil mi?

    tavsiye kanali


    Her biri de ayrı ihtiyacı karşılayacak şekilde hazırlanmış, 1 seneyi geçer sanırım kullanmak :)


    loreal

    Kozmetik dolabımda yer kalmadığını artık itiraf edebilirim.

    loreal

    Pakette bir de makyaj malzemeleri vardı.

    maybeline

    Tabi bir de içtenlikle yazılmış notları...

    tavsiye melegi


    Bir kere daha, iyi ki Tavsiye Meleği' yim dedim. Çok teşekkür ederim her biri için...
    Öte yandan yarışmada kazanmama vesile olan Zeyna' ya ayrıca teşekkür ederim. 

    macig blur

    Ürünlerin bir kısmı, deneyimlemek ve blogda yazılmak için dolabıma kaldırıldı bile. Geri kalanların bir kısmı çevremdeki arkadaşlarıma da ayrıldı. Sizlerle de paylaşmazsam olmazdı tabi.

    Aşağıda gördüğünüz 
    L'OREAL nemlendirici krem, 
    L'OREAL Pure Zone jel, 
    GARNIER tonik 
    ve 
    ELSEVE saç bakım yağından oluşan paketi, sizlerden birine hediye edeceğim.

    cekilis


    Bunun için yapmanız gereken ise, sadece blogumu takip etmek ve Tavsiye Kanalı' na üye olmak.
    Eğer sosyal medyada paylaşırsanız, zorunlu değildir ama her paylaşım +1 hak getirir.
    Tavsiye Kanalı'na üye olduğunuz mail adresini benimle paylaşmayı ve sosyal medyadaki paylaşım linklerinizi eklemeyi sakın unutmayın olur mu?

    Kargo ücreti benim tarafımdan karşılanacak bu mini çekilişimin son gün ise 1 ŞUBAT!

    teşekkürler


    |


  6. BLOGLAR, BLOGLARIMIZ!

    6 Ocak 2015



    Son zamanlarda çoğu yeni/eski blogda, blogger olmanın kurallarına dair yazılar görüyorum. Şöyle yazılırsa takipçi gelir, böyle yazılırsa firmalar görür... Nedense sadece ''keyif için'' yazıyor olma ihtimali şıklarda görünmüyor. 
    Belki de sadece ''keyif için'' yazmak akıl işi değil.

    Doğruya doğru, artık blog açmak da zor, pek meşakkatli iş... Hele benim gibi, konuyla ilgili uzun uzadıya yazanlar okunmuyor bile. Devir daha çok ''hemen tüket'' devri. Soruya instagram dan anında cevap alabilmek varken, kim okuyacak şimdi postu ya da youtube dan izlerim geçer, okumak vakit kaybı diye düşünenlerin devri.

    Sizin haftada bir hazırladığınız post ne yazık ki, tatmin etmiyor hiç kimseyi. Paragraflarca yazdığınız ürün incelemeleri yerine, sosyal medyada yapılan 3-5 cümlelik yorumlar da takipçilere ve firmalara yeterli geliyor sanırım. E bir de anında paylaşım şansı var tabi... 
    Hal böyle olunca, ben de dahil, bloglarımıza zaman ayırmaktan yavaş yavaş uzaklaşıyoruz, yetemiyoruz. 

    Özellikle bu işi profesyonel olarak yapmıyorsanız işiniz çok zor. Ailenize mi, kendinize mi, işinize mi yoksa blogunuza mı vakit ayıracaksınız? Bir de yazının başından beri bahsettiğim sosyal medya durumu da var. Güzel, özenli fotoğraflar çekmek gerek, haliyle kaliteli makineniz yoksa, yok gün ışığında paylaşayım, yok yanına gül, deniz kabuğu koyayım derken... O da bir hayli vakit ister.
    Dolayısıyla ya blogunuzdan ya da sosyal medya hesaplarınızdan ödün vermeniz, bir tercih yapmanız gerekir. 

    Sözün özü, birçok blog sahibi arkadaşım gibi, ben de tercih aşamasındayım. Olabildiğince devam edeceğim, etmeye çalışacağım ama birileri okumuyorsa, daha fazla instagram paylaşımı görmek istiyorsa da, bu durum da en nihayetinde düşünülür ve sonucunda takipçilerimin isteklerinden ziyade, benim isteğim gerçekleşir.

    Postun başına dönersek, benim de instablogger ya da vlogger olmayı tercih etmeyen, yeni blog sahiplerine birkaç önerim elbette olacak.

    Sizi sınırlandıran tüm düşünceleri bir kenara koyun ve sizden daha eski blog sahiplerinin tüm ve özellikle teknik tavsiyelerine kulak verin.
    Sizden daha eski blog yazarlarının ''tost makinesiyle fotoğraf çekilmiş bir sürü blog türedi'' vb gibi alaylarına kulak asmayın, kırılmayın da...
    İyiyseniz ve devam etme heyecanınız varsa, zaten insanlar sizi okuyacaktır.
    Hediye için blog açıyorsanız, gidin paranızla alın daha iyi, inanın birkaç hediye için, bu kadar emek vermeye değmez. 
    Benim gibi her telden yazmayın. Ben sadece farklı şeyler yapmak istiyorum ve X bir firmanın beni blogger kimliğimle fark etmesi gururumu okşar ama fark etmemesi çok da umrumda olmaz (müşteri olarak sosyal medyada fark ediyorsa, bu daha mühim benim için) Siz daha fazla okunmak ve fark edilmek istiyorsanız bir telden gidin.
    Benim kadar uzun da yazmayın. Dedim ya, ben farklı bir iş yapmak istiyorum ama sizin takipçileriniz bakım blogu ya da makyaj ya da neyi yazıyorsanız, yalnızca onunla ilgilendiği için farklılıklardan sıkılabilir.

    Bol şans!










    |



  7. Çekilişim, uzun uğraşlar sonucunda tamamlandı.

    Öncelikle belirtmeliyim ki, katılımcıların çoğu, ne yazık ki, şartları okumamış bile. Bu beni hem üzdü, hem de bir hayli yordu.

    GfC ve G+ takibi, yani sağ alandaki iki takip de zorunlu olduğu halde çoğu kişi adını yazıp geçmiş... Ben yine de hakları yanmaması adına, g+ isimlerini, izleyici adlarından ya da maillerin çıkarmaya çalıştım ki en azından çekilişe dahil olsunlar diye. Maalesef bulamadıklarımı da elemek zorunda kaldım.

    Öte yandan paylaşım linki zorunlu olduğu halde, instagramdan takipteyim ve paylaştım yazıp geçenleri, (bazılarının) 2000-3000 fotoğrafı arasında bulamayacağım için, ek hak olarak kabul de edemedim.

    Yine twitter ya da instagram takibi zorunlu hak olmasa da, ek hak için avantajlıydı. Sadece kullanıcı adını yazan izleyicilerimden, beni takip ettiğini, sosyal medyadaki iletişimimden bildiklerimi kontrol edebildim ve yine haklarını iletebildim.

    Merak edenler için, hem blog, hem de instagram çekilişimin videoları instagram hesabımda da mevcut.

    Sonuçta, uzuuuun bir çekiliş listelemesinin ardından, ek haklarla 768 katılım oldu ve şans 116 numaraya güldü.




    Şanslı isim,
    Sultan Beyhan oldu.
    Kendisine mail attım ve dönüş de aldım.
    2015 'in hep böyle şans getirmesini diliyorum.

    Bu ay 1 blog, 3 de instagram olmak üzere 4 hediye talihlisini bulmuş oldu.
    En kısa zamanda yeni çekiliş tabi ki olacak.

    Takipçi ya da çekiliş hesabı takıntım olmasa da, ''takip etmeyi bilhassa çekiliş sonrası bırakan çekiliş hesapları'' engellenecek artık. Çünkü kendileri defalarca, her çekilişte geldiler ve sonrasında gittiler, hatta  kullanıcı isimlerini ezberledik bile...

    Onun dışında, hesaplarında kişisel paylaşım yapmayı tercih etmeyen ama iletişimde de olan her türlü hesaba bakış açım, zaten aynı. Ben de bu etkinliklere keyifle katıldığım için, hesap tarzlarından ziyade, bu etkinliklere eşlik etmesi daha önemli diye düşünüyorum.



    |